|
CUMHURİYETÇİLİK |
Atatürkçülüğün temel ilkelerinin başında
Cumhuriyetçilik konulmuştur. Bunun sebebini bilmek için önce
cumhuriyetin ne olduğunu anlamak gerekmektedir.
Cumhuriyet bir devlet biçimidir. Cumhuriyette esas olan ilk öğe,
devlet başkanının belli bir süre için seçilerek iş başına
gelmesidir. Bu bakımdan cumhuriyet, başta bir hükümdarın bulunduğu
devlet biçimlerinden (monarşilerden) ayrılır. Monarşilerde devletin
başı, belli bir aile içinden çıkar, normal koşullar altında,
ölünceye kadar iş başında kalır. Yerine gene aynı aileden bir
başkası gelir. Her monarşide, aile içinden kimin hükümdar olacağı
belli bazı kurallara göre saptanır. Cumhuriyette devlet başkanı
belli bir süre içinde seçimle iş başına gelince, ileri gelen diğer
kişilerin de seçimle belirlenmesi gerekir. Bunlar genellikle o
toplumda yasa koyacak kimselerdir.
Gerek devlet başkanının, gerek yasa koyma yetkisine sahip
olanların seçimle iş başına gelmesi şartının kabulü ile cumhuriyet
tam anlamıyla belirmiş sayılmaz. Şimdi sorun seçim üzerinde
düğümlenecektir. Seçime kimler katılacaktır? Belli bir grup
vatandaşa seçme ve seçilme hakkı verilirse belki dış görünüşü
bakımından bir cumhuriyetle karşılaşılır. Böyle cumhuriyetler ilkçağ
Yunan kent devletlerinde, bazı ortaçağ İtalyan ve Alman bölgelerinde
(Venedik, Ceneviz cumhuriyetleri, Hansa kentleri gibi) görülmüştür.
Bu tür eski cumhuriyetlerde seçime katılma hakkı sadece belli bir
grup vatandaşa verilmişti. Onlar, yaptıkları seçimle iş başına gelen
kadroya dayanarak tüm toplumu yönetiyorlardı. Bugünkü anlayışımıza
göre bu tür cumhuriyetler amaca uygun birer rejim değillerdir.
Onlara aristokratik veya oligarşik cumhuriyetler denilir.
Demek ki, cumhuriyet biçiminin amaca uygun olarak gerçekleşmesi
için, belli bir olgunluk yaşına gelmiş her vatandaşın seçime
katılması gerektir. Bu anlamıyla cumhuriyetler Amerika Birleşik
Devletleri'nin kurulması ile doğmaya ve ancak büyük Fransız
inkılâbından sonra yayılmaya başlamıştır. Gerçi ünlü düşünürler
cumhuriyeti çok önceden kafalarında kurmuş ve tanımlamışlardır.
Ancak uygulama XIX. yüzyılın sonuna doğru ortaya çıkmıştır. Seçme ve
seçilme hakkının tüm vatandaşlara tanınması ve uygulamaya
geçilmesiyle gerçek cumhuriyet kurulmuş ve işlemeye başlamıştır.
Ancak bu devlet biçimini daha iyi ve köklü olarak yaşatmak, seçimin
demokrasi şartlan içinde yapılması ile mümkündür. Yukarıda
demokrasinin tanımı görülmüştü, işte gerçek cumhuriyet demokratik
hayatla gerçekleşir.
Bu yönetim biçiminin sakıncalarını yaşanılan türlü olaylar
göstermiştir. Atatürk, cumhuriyet ilânı ile devlet içinde karar
verecek en yetkili ve son makam olarak milletin tanındığını
belirtmiştir.
Atatürk, bir cumhuriyet âşığı idi. Daha kimse bu kelimeyi ağzına
alamazken, genç Mustafa Kemal, padişahlık rejimine karşı çekinmeden
saltanatın kaldırılıp cumhuriyetin kurulması gereğini
söyleyebiliyordu. Hele millî mücadeleye başlarken bunu açıkça
belirtmişti. Erzurum Kongresi'nin açılacağı günlerde yakın
arkadaşlarına cumhuriyetin kurulacağını anlatıyordu. Nihayet bilinen
aşamalardan sonra cumhuriyet rejimine kavuştuk. Kişisel saltanata
son verildi.
Atatürk, cumhuriyeti demokrasi içinde İşleyen en ideal bir rejim
olarak görmektedir. O şöyle söylüyor: "Demokrasinin bütün anlamıyla
ideali, milletin tamamının aynı zamanda yöneten durumda
bulunabilmesi, hiç olmazsa devletin son iradesini yalnız milletin
ifade etmesini ve belirtmesini ister. Ne yazık ki, milletlerin nüfus
çokluğu, düşünce eğitimi düzeyleri, idealin uygulanmasında, idealden
büsbütün yoksunluğa yol açacak ihtiyatsızlıklardan kaçınmayı
gerektirmektedir. Şu duruma göre demokrasi ilkesinin en modern ve
mantıksal uygulamasını sağlayan hükümet biçimi, cumhuriyettir.
Cumhuriyette son söz, milletçe seçilmiş meclisindir. Millet adına
kanunları o yapar. Hükümete güven oyu verir, ya da vermez, onu
düşürür. Millet vekillerinden hoşnut kalmazsa başkalarını seçer.
Cumhuriyette meclis, cumhurbaşkanı ve hükümet bilirler ki,
kendilerini iktidar ve yetki yerine belli bir zaman için getiren,
irade ve egemenliğin sahibi olan millettir. Gücünün ve yetkisinin
Tanrıdan geldiğini ve yalnız ona karşı ahirette hesap verebileceğini
varsayan ve devleti, ülkeyi kendine mirasla kalmış bir malikane
kabul eden bir hükümdar, kendini her türlü sınırlamadan uzak görür.
Böyle bir yönetimde milletin benliği, özgürlüğü söz konusu dahi
olamaz. Şu duruma göre, yetkileri sınırlı dahi olsa, hükümdarlık
biçimi demokrasiye, millî egemenlik ilkesine uygun değildir".
Pek iyi anlaşılıyor ki, Atatürk, halkın kendini doğrudan doğruya
yönetmesi demek olan demokrasiyi en ideal devlet biçimi kabul
etmektedir. Ancak bütün bilginlerin de söyledikleri gibi, halk
kendini doğrudan doğruya yönetemez, çünkü bugün milyonlarca kişinin
bir araya gelerek her zaman devlet işlerini yürütmeleri mümkün
değildir. Öyle ise demokrasiyi gerçekleştirmek ancak cumhuriyetle
mümkündür. Cumhuriyette millet, yöneticileri belirli bir zaman için
seçer, belli bir süre geçince, hoşnut kalmamışsa, onları görevden
uzaklaştırır, işte cumhuriyet demokrasisi budur. Bu rejimin kişisel
saltanattan çok daha iyi olduğu kuşkusuzdur.
Atatürk, belli kişilerin seçimle iş başına gelip, bir daha
iktidardan ayrılmaması demek olan Faşizm ile, milletin tümüne değil
de, sadece birkaç tabakaya dayanarak millet egemenliğini reddeden
Bolşevizm'e karşı çok açık bir cephe almıştır. Her iki rejimin
geliştiği bir dönemde millet egemenliğine dayalı cumhuriyete sıkı
sıkıya bağlı kalması, yalnız bizim için değil, tüm insanlık için bir
kıvanç kayna'e göre, "Türk Milletinin tabiatına ve geleneklerine en
uygun olan yönetim, cumhuriyet yönetimidir". Atatürk, demokrasinin
Osmanlı Saltanatı içinde yeşeremediğini açıkça görmüştür. Demokrasi
ancak cumhuriyetle kökleşip gelişebilirdi. Bunun içindir ki, Türk
inkılâbının baş ilkeleri arasında cumhuriyetçilik sayılmıştır.
Milletin kendi yönetimi olan cumhuriyete içten bağlılık, yücelme
yolunu aşmanın baş şartıdır. |
|
HALKÇILIK |
Bir milleti oluşturan, çeşitli
mesleklerin ve toplumsal grupların içinde bulunan insanlara halk
denir. Bu akımdan halkçılık ilkesi hem cumhuriyetçilik hem de
milliyetçilik ilkelerinin zorunlu bir sonucudur.
Atatürk'e göre millet ile halk aslında tek anlama gelmektedir.
Halkçılık ise millet içindeki çeşitli insan gruplarının çıkarına ve
yararına bir siyaset izlenmesi, halkın kendi kendini yönetmeye
alıştırılmasıdır.
Halkçılık, cumhuriyetçiliğin doğal bir sonucudur denildi ki, bu
çok doğrudur. Cumhuriyet, halkın kendi yöneticilerini kendi içinden
seçmesi anlamına gelmektedir. Böylece cumhuriyet rejimi, bir halk
rejimi olmaktadır.
Aynı biçimde, halkçılık, milliyetçiliğin de bir sonucudur. Millet
halktan oluştuğuna göre, milliyetçilik, Türk halkının mutluluğu için
çalışmak, ortak geçmişe ve geleceğe halkla birlikte bağlanmak
demektir.
Atatürk, daha TBMM açılır açılmaz, yeni kurulan devletin bir halk
devleti olduğunu belirten pek çok konuşmalar yapmıştır. Artık halk,
bir kişi tarafından yönetilmemekte, kendi kendini yönetmektedir.
Halkçılık ilkesinin uygulanması ayrıca, toplumda hiç kimsenin
diğerinden üstün olmamasının, kanun önünde kesin eşitliğin kabulü
anlamına da gelmektedir. Gerçek halkçılıkta hiçbir toplumsal gruba,
zümreye ayrıcalık tanınmaz. Halk her bakımdan birbirine eşit
kimselerden oluşur.
Bugün bazı rejimler halkı yalnız belli bir grup insandan ibaret
saymaktadırlar. Bu rejimlerin adı olan halk cumhuriyeti
yanıltıcıdır. Çünkü sadece belli bir grup halkın devleti anlamına
gelmektedir. Gerçek budur. Ama Atatürkçü halk devletinin uzaktan
yakından böyle bir anlam taşımadığı ve belirtmediği hemen
söylenmelidir.
Atatürkçü halk devleti, Türk halkının tümünü, yani Türk milletini
kapsamına alır. Böyle bir halkçılık anlayışı, gerçek demokrasinin
kurulması için gerekli olan ortamı en iyi biçimde
hazırlar. |
|
LAİKLİK |
Türk ve yabancı bütün bilim adamları
Atatürk inkılâbının en önemli öğesi olarak laikliği kabul ederler.
Gerçi Türk inkılâbı, içinde taşıdığı ilkelerle bir bütündür. Ama bu
bütünün dayandığı iki ana temel, milliyetçilik ve laiklik, öteki
ilkeleri sağlamlaştırır. Laikliğin kısa tanımı, daha önce belirlenmişti. Yeniden
özetleyecek olursak, laiklik; devlet düzeninin ve hukuk kurallarının
dine değil, akla ve bilime dayandırılmasıdır.
Çok uzun bir zaman hemen hemen bütün insan toplulukları, dinlerin
koyduğu esaslara göre yönetilmişlerdir. Çünkü insanların akıl ve
bilim alanlarında olgunlaşması kolay olmamış, uzun bir zaman
almıştır. Bu dönemde insanlar, kendi akıl ve iradeleri dışında kalan
birtakım güçler tarafından yönetildiklerini kabul ederek
rahatlamışlardır. Bu sebeple, devletlerle özdeşleyen dinler ve din
adamları, giderek büyük ölçüde güçlenmiş, gelişen insan zekisinin
önüne engeller koyarak varlıklarını sürdürmeye çalışmışlardır.
Dinler, inanç kavramına dayanırlar, ister ilkel olsun, ister
gelişmiş, her dinin temeli belli varlıklara ve olgulara tartışmadan
inanmaktır, insanlar özellikle ölüm gibi en ürkütücü olay karşısında
inanç dünyalarını zenginleştirmiş, dinsiz yasayamaz duruma
gelmişlerdir. İnsanoğlunun evren ve ölüm karşısındaki çaresizliği,
zengin inanç sistemleri doğurmuştur. Bu çaresizliğe karşı tek
sığınılacak yerin din oluşu, dinlerin insanları yönetmesi sonucunu
vermiştir, ilk zamanlar için bu bir zorunluluktu. İnsanlar arasında
düzen ve barışı sağlamak için dinin buyruklarına ihtiyaç vardı.
Ölümsüzlüğe erişmek isteyen insanları, hayatta iyi davranışlara
yönlendirmek için dinler hukuk kuralları da koydular ve bu
kuralların uygulanmasına titizlik gösterdiler.
Özellikle ileri dinlerin koyduğu baş hukuk kuralları, aynı
zamanda evrensel ahlâkı da yansıtır. Hiçbir din, insanlara erdemsiz
yaşamayı, hırsızlığı, yalancılığı, zinayı, adam öldürmeyi buyurmaz.
Tersine, bütün dinler ahlâklı ve erdemli yaşamayı buyururlar. Dinler
arasındaki farklılıklar, Tanrı ve ibadet anlayışından
kaynaklanmaktadır. Böylece her din, tek ve üstün gerçeği temsil
ettiğini ileri sürdüğünden dinler arasında bir birlik
görülmemektedir.
Çok ileri ve üstün bir din olan İslâmlık, kısa sürede inanç
sistemini birçok millete benimsetmiştîr. Hazreti Muhammed'in
ölümünden sonra Müslümanlık hızla gelişti. Büyük İslâm bilginleri,
ilkçağın akılcı filozoflarını yeniden gün ışığına çıkardılar, öyle
ki, Batılı bilginler bu filozofları Müslümanlardan öğrendiler.
Müslümanlık bu akıl çağında büyük aşamalar yaptı. Tanrının insanlara
doğru yolu görmesi için akıl verdiğini söyleyen bilginler, İslâm
dininin ilerlemesinde büyük rol oynamışlardır. Onları destekleyen
halifeler de çıkmıştır. Böylece Müslümanlık aşağı yukarı üç yüz yıl
Tanrının gösterdiği yolda gelişmiştir. Akla dayanan bu gelişme
sırasında İslâm Hukuku da günlük hayata uydurulmuştur. Ne yazık ki,
bir süre sonra bu gelişme durdu, İslâm dünyasında aklın yerini,
tutucu ve durgun bir inanç kapladı. Bu görüşün sahipleri, akıl yolu
ile değil, sadece inançla yaşamak gerektiğini savunuyorlardı. Bu
görüş kısa sürede yaygınlaştı, İslâm dini ve hukuku donup kaldı.
Buna karşılık akıl yolunu Müslümanlardan öğrenen Batılılar, bu
esasları geliştirmekteydiler.
İşte Türkler Müslüman oldukları vakit, İslâm dünyasında durgunluk
başlamıştı. Türkler, üstün yetenekleriyle kısa sürede İslâm
dünyasına egemen oldular. Çok içten inandıkları Müslümanlığı
Hıristiyanlara karşı korudular, İslâmlığı Anadolu'ya ve Balkanlar'a
yaydılar, ama onlar güçlerinin doruğunda iken Batı'da da akıl çağı
başlamıştı. Büyük akılcılar, bir zamanlar Müslüman bilginlerin
dedikleri gibi Tanrının insanlara verdiği en büyük hazine olarak
akılı gördüler. Böylece B'nin bu gelişmenin dışında kaldığını
biliyoruz. Atatürk belki de İslâmlığın parlak çağına dönüş yaparak,
zamana ve akla uymayan, eskiyen hukuk kurallarını bir yana bırakarak
devleti laikleştirmiştir. Ama İslâmlığın inanç ve ibadete dayanan
kurallarına hiç dokunmamıştır.
Atatürk kesinlikle dinsiz değildi. Şu sözleri söyleyen Atatürk'ün
dinsiz olduğu, laiklikle dinsizliği getirdiği söylenebilir mi?:
"Tanrı birdir, büyüktür. Bizim dinimiz en makul (akla uygun) ve
tabii (doğal) bir dindir. Ve ancak bundan dolayı da son din
olmuştur. Bir dinin tabii olması için akla, fenne, ilme ve mantığa
uyması gerektir. Bizim dinimiz bunlara tamamen uygundur... Ey
millet, Allah birdir, sanı büyüktür. Peygamberimiz, Efendimiz Cenabı
Hak tarafından insanlara dinin gerçeklerini bildirmeye memur ve elçi
olmuştur... İnsanlara feyz ruhu vermiş olan dinimiz akla, mantığa,
gerçeğe tamamen uyuyor. Bu sebeple en mükemmel dindir... Varlık
dünyasının bütün kanunlarını yapan Cenab-ı Haktır... Dinime,
gerçeğin kendisine nasıl inanıyorsam buna da öyle inanıyorum".
Atatürk bunlar gibi daha birçok söz söylemiştir.
Atatürk'ün akla uygun bir uygulama istediğini belirten şu
sözleri, ne derin anlamlar taşımaktadır: "Büyük dinimiz,
çalışmayanın insanlıkla ilgisi olmadığını bildiriyor. Bazı kimseler
modern olmayı kâfir olmak sanıyorlar. Asıl küfür onların bu zannı
(düşünce)dır. Bu yanlış yorumu yapanların amacı; İslamların
kâfirlere tutsak olmasını istemek değil de nedir?"
"Bizim dinimiz milletimize, düşkün, miskin ve hor görülmeyi
tavsiye etmez. Tam tersi, Allah da Peygamber de insanların ve
milletlerin yücelik ve şerefini korumalarını buyuruyor... Bizim
dinimiz için herkesin elinde bir miyar (ölçüt) vardır. Bu miyar ile
hangi şeyin dine uygun olup olmadığını kolayca takdir edebilirsiniz.
Hangi şey ki, akla, mantığa, toplumun çıkarlarına uygundur, biliniz
ki o, bizim dinimize de uygundur, o şey dinîdir. Eğer bizim dinimiz
aklın, mantığın uyduğu bir din olmasaydı, en mükemmel ve en son din
olmazdı".
Görülüyor ki, Atatürk bilgisiz ve çıkarcı kimselerin milleti din
adına sömürmesine karşıdır. O, devlete, hukuka ve bilime can verecek
kuralların akla, mantığa uygun olmasını istemektedir. Atatürk, daha
1927 yılında dinin siyaset aracı olarak kullanılmasından doğacak
sakıncaları ve çıkar düşkünlerini şöyle anlatmıştır: "Masum halka
beş vakit namazdan başka, geceleri de namaz kılmayı vaaz etmek ve
öğütlemek, belki de ömründe hiç namaz kılmamış olan bir politikacı
tarafından vâki olursa, bu hareketin hedefi anlaşılmaz olur mu?"
Atatürk'ün yıllarca önce söylediği bu sözler ne kadar
düşündürücüdür.
Laiklik devletin temeli olunca, akla dayanan uygulamalarla millet
zaman yitirmeden çalışma ve kalkınma imkânı bulur. Devlet vatandaşın
inancına karışamaz; daha Önce de belirtildiği gibi inançlar
çeşitlidir. Herkesi bir doğrultuda inanca zorlamak olmaz. Bu
herşeyden önce demokrasiye aykırıdır. Demokrasi, bir özgürlük
rejimidir. Bu sebeple demokrasilerde devletin tek bir dini
vatandaşlara benimsetmeye çalışması düşünülemez. Bu davranış
demokrasi kavramına uymaz. Hem Kur'an "dinde zorlama yoktur" diyor.
Bundan başka Kur'an ve Hazreti Muhammed devlet yönetiminde akla
dayanılmasını isteyen pek çok buyruklar vermiştir.
Demek ki, laiklik vatandaş inancının en sağlam güvencesi oluyor.
İnanç özgürlüğü devletçe sağlanıyor. Herkes inancında ve ibadetinde
serbesttir. Laikliği, resmi politikası dinsizlik olan rejimlerden
kesinlikle ayrı tutmak gerekir. O tür rejimlerde devlet dine
karşıdır. Vatandaşın dinsiz olarak yetişmesi için gereken her türlü
tedbiri alır. Atatürkçü laiklikte ise, devlet işlerine
karıştırılmaması koşulu ile tam bir din ve inanç özgürlüğü
vardır.
Türk Devleti aynı zamanda nüfusumuzun yüzde doksan beşinden
fazlasının inanç sahibi Müslüman olduğu gerçeğini de görmüştür.
Müslümanların inanç ve ibadet hizmetlerini devlet yüklenmiştir. Din
eğitim ve öğretimi yapan kurumlar açılmış, buralarda Atatürkçü,
aydın, akılcı, laik din adamları yetiştirmeye hız verilmiştir.
Hiçbir dönemde Anadolu'da Cumhuriyet dönemindeki kadar cami
yapılmamıştır.
Türk milleti ve Devleti varlığını ancak inanç özgürlüğü içinde,
çağın gereği olan akıl ve bilim kavramlarının yolunda, insancıl bir
laikliği benimseyerek sürdürebilir. Geriye dönüş mümkün değildir.
Böyle bir tutum zamana ayak uyduramamak, çağın dışında kalmak
olur. |
|
İNKILÂPÇILIK |
İnkılâp, bir toplumun önemli
kurumlarını kısa bir süre içinde değiştirip kendini yenileştirmesi
atılımıdır. Tarihte önemli, büyük inkılâplar görülmüştür. Atatürk
yönetimindeki Türk Milleti de tarihteki en önemli İnkılâplardan
birini gerçekleştirmiştir.
Bir toplumda durup dururken inkılâp
yapılmaz, inkılâpların tarihten gelen büyük sebepleri vardır.
Türkler bir zamanlar çağın Önemli devletlerinden birini kurmuşlardı.
Bu devlet yüzlerce yıl dünyanın sayılı güçlerinden biri olarak
kaldı. Ama Batı'da gelişen akıl ve bilim çağına ayak uyduramadığı
için geride kalmaya, güçsüzleşmeye başladı. Çok uluslu bir yapıda
olduğundan milli bir birlik kuramadı. Devleti kurtarmak isteyenler,
hep eski düzen ve belli kalıplar içinde değişiklikler yaptılar. Oysa
yapıyı değiştirmek gerekti ve bu kaçınılmazdı.
Birinci Dünya Savaşı sonu yenilgi ve parçalanma, Atatürk'e, Türk
milletini bir araya getirip mücadele etme ve yapıyı yenileme
düşüncesini ve bunu gerçekleştirme azmini vermiştir. Eski yapıyı
yeniden kurmak mümkün olmadığı için ardarda büyük inkılâplar
yapılmıştır.
Atatürk'e göre "inkılâp milletin esenliği için halk adına
yapıldı". "Yaptığımız ve yapmakta olduğumuz inkılâpların amacı,
Türkiye Cumhuriyeti halkını tamamen modern ve bütün anlamı ve
biçimiyle uygar bir toplumsal heyet durumuna getirmektir". Öyleyse
inkılâp, modernleşme ve çağdaş uygarlık düzeyine ulaşmak için
yapılacaktır. Gerçekten, gördüğünüz büyük yenilik hareketleri, hep
inkılâpçı bir tutum ve davranışla yapılmıştır.
Türk Milleti iyiye, doğruya, güzele daha fazla yaklaşmak, bunlara
erişmek için inkılâpçılığa bağlı ve tam bir inkılâpçı olarak
kalmalıdır. Öyleyse inkılâpçılık nedir? Atatürk'e göre, "gerçek
inkılâpçılık onlardır ki, ilerleme ve yenileşme inkılâbına sevk
etmek istedikleri insanların, ruh ve vicdanlarındaki gerçek eğilime
nüfuz etmesini bilirler".
Demek ki, inkılâpçı, ruhlara ve vicdanlara seslenecek, insanları
bu yolda yönlendirecektir. Atatürk inkılâbını sürdürebilmek,
inkılâpçı ruh ve yapıyı, coşkuyu her zaman duymakla, hedefleri
belirleyip bu hedeflere ulaşma yolunda çalışmakla olur.
Türk İnkılâbının üstün ve yüce amacını her zaman kavramaya
çalışmalıdır. Durmadan ve her zaman yenilik yolunda ileriye doğru
gidilecektir, işte Atatürk'ün temel ilkelerinden biri de budur. Türk
inkılâbının korunması, geliştirilmesi ve ilerletilmesi şarttır.
Atatürk bundan emindi ve şöyle diyordu: "İnkılâbın hedefini kavramış
olanlar, daima onu muhafazaya muktedir olacaklardır".
Evet, bu özlü sözlerin ışığında, bilinçli inkılâpçılık Türk
Milletinin geleceği olmalıdır. |
|
MİLLİYETÇİLİK |
Ait olduğu milletin varlığını sürdürmesi
ve yüceltmesi için diğer bireylerle birlikte çalışmaya, bu çalışmayı
ve bilinci, diğer kuşaklara da yansıtmaya "milliyetçilik" denilir.
Şu tanıma göre milliyetçiliğin en önemli öğesi "millet" olmaktır.
Öyle ise millet nedir?
Bir insan topluluğuna millet diyebilmek için bazı niteliklerin o
toplumda olup olmadığı saptanmalıdır. Bazı anlayış biçimlerine göre,
bir topluluğun millet sayılabilmesi için ırk birliği yetişir. Bu
eksik bir görüştür. Aynı ırktan olmadıkları halde bugün
milletlikleri tartışılmaz topluluklar vardır, İsviçreliler ve
Amerikalılar gibi, bazılarına göre ise millet olmanın baş şartı aynı
dili konuşabilmektir. Bu da her zaman doğru sayılamayacak bir
görüştür. İsviçre'de üç ayrı dil konuşulur ama bütün İsviçreliler
bir millettirler. Buna karşılık aynı dili konuşan pek çok Arap
milleti vardır. Iraklılar ile Faslılar aynı dili konuştukları halde
aralarında büyük farklar bulunur, ikisi de ayrı birer millet
sayılabilirler.
Kimileri de millet olmanın baş şartı olarak din birliğini kabul
ederler. Kuşkusuzdur ki, artık bu da savunulamaz bir görüştür. Bugün
dünyanın en büyük milletlerinden sayılan Japonların içinde çok
çeşitli dinler vardır. Gene ayrı birer din gibi kabul edilebilecek
Katoliklik ile Protestanlık Almanya'da, Amerika'da yan yana
yaşamaktadır. Ama aynı dinden oldukları halde Müslümanlar hiçbir
zaman tek millet sayılamamışlardır.
Öyle ise sayılan bütün bu şartlar bir insan topluluğunun millet
olmasına yetmemektedir. Aynı toprak parçası üstünde yaşayan
insanların millet olması için ilk şart, ortak bir geçmişe, kader
birliğine, ortak bir gelecek hedefine sahip olmaktır. Bu, en tutarlı
ve geçerli görüştür. Milliyet bağı böylece maddi olmaktan çok manevi
bir ilişkidir. Bu görüşü benimseyen Atatürk, milleti şöyle
tanımlamaktadır: Bir insan topluluğunun millet sayılabilmesi için
"zengin bir hatıra mirasına, birlikte yaşamak hususunda ortak
istekte samimi olmaya, sahip olunan mirasın korunmasını birlikte
sürdürebilmek konusunda iradelerin ortak bulunmasına, gelecekte
gerçekleştirilecek programın aynı olmasına, birlikte sevinmiş,
birlikte aynı ümitleri beslemiş olmaya" ihtiyaç vardır, işte bu ana
şartları taşıyan bir insan topluluğu millet sayılır. Gene Atatürk'e
göre, bu şartların doğal sonucu, ortak milli bir düşünce, ideal ve
en önemlisi ortak dilin ortaya çıkmasıdır. Gerçi dil birliği millet
olmanın baş şartı değildir ama insanları düşünce, ruh ve kültür
açısından birbirine bağlayan ana dilin, pek çok millette tek
olduğunu da unutmamak gerekir.
Görülüyor ki, Atatürk, Türk milletini ırk veya din esası üzerine
oturtmamıştır. Zaten akılcı bir yaklaşımla buna imkân da yoktur,
özellikle Anadolu'daki Türk toplulukları başka ırklarla, yüzlerce
yıldan beri kaynaşmış durumdadırlar. Anadolu'nun uygarlıkları
birbirine bağlayan bir bağ olması bu sonucu doğurmuştur.
Atatürk'ün millet anlayışı akılcı ve insancıldır. Atatürk'e göre
bir milleti başka milletlerden ayıran nitelikler vardır. Her millet
kendi yetenekleri, kültürü ve imkânları çerçevesinde kendini
diğerlerine kabul ettirmek ve mutlu yaşamak zorundadır, işte bir
milletin bireylerinin bu biçimdeki davranışları milliyetçiliktir.
Türk milliyetçiliğinin amacı, Türk'ün her alanda yükselmesi,
yücelmesidir.
Atatürk'e göre, "asıl olan millettir, ilham ve güç kaynağı
milletin kendisidir. Bir millet için mutluluk olan bir şey, diğer
bir millet için felâket olabilir. Aynı sebepler ve şartlar birini
mutlu ettiği halde, diğerlerini mutsuz kılabilir", öyle ise, her
millet akıl ve bilim yolu ile yalnız kendi değerlerini ve
çıkarlarını bulmalıdır. "Türk milliyetçisi, gelişme ve ilerleme
yolunda ve uluslararası ilişkilerde bütün çağdaş milletlere paralel
olarak, onlarla bir uyum içinde yürüyecektir. Ama bunu yaparken Türk
milletinin özelliklerini, bağımsız kişiliğini koruyacaktır. Türk
Milliyetçisi diğer milletlerin hakkına, bağımsızlığına saygı
gösterecektir. Ancak böylelikle diğer milletlerden de saygı
görecektir. Kimsenin yurdunda gözümüz yoktur. Çünkü her milletin
yurdu kutsaldır. Türk, büyük gücünü ancak haklarına saldırı olduğu
zaman kullanacaktır".
Atatürk, bütün milletlere saygı duyar, ama onların hepsinin
üstünde Türk'ü görür. Ona göre, "Dünya yüzünde Türk'ten daha büyük,
ondan daha eski, ondan daha temiz bir millet yoktur ve bütün
insanlar tarihinde görülmemiştir". Atatürk, tarih alanındaki
olağanüstü çalışmalarıyla Türk'ün geçmişini aydınlatarak bu görüşe
erişmiştir. Böylesine üstün bir milletin yurdu da kutsaldır. Vatan
sevgisi, milliyetçiliğin önde gelen öğelerindendir; "Vatanımız, Türk
milletinin eski ve yüksek tarihi ve topraklarının derinliklerinde
varlıklarını sürdüren eserleri ile bugünkü yurttur. Vatan hiçbir
kayıt ve şart altında ayrılık kabul etmez ve bütündür".
Mademki vatan kutsaldır ve bir bütündür, öyle ise "memleketi doğu
ve batı diye ikiye ayırmak doğru değildir". Çünkü yurdumuz
kutsaldır. "Yurt toprağı, sana her şey feda olsun. Kutlu olan
sensin. Hepimiz senin için fedaiyiz. Fakat sen, Türk milletini ebedi
hayatta yaşatmak için feyizli kalacaksın".
Atatürk'ün Türk milliyetçiliği üzerinde bu kadar çok durmasının
derin sebepleri vardır. Bu sebepler de gene tarihten
kaynaklanmaktadır. Türklerin dünya tarihine ve uygarlıklara yaptığı
üstün hizmetler bilinmektedir. Ama ne yazık ki, Türklerin kurduğu en
büyük, en görkemli devletlerden Osmanlı İmparatorluğu'nun yapısı,
tam bir milliyetçilik anlayışının doğmasına imkân vermemiştir.
Osmanlı İmparatorluğu'nda her bakımdan birbirinden farklı çok
çeşitli uluslar yaşardı. Bunu biliyoruz. XVIII. yüzyıl sonlarına
kadar dünyada milliyet ilkesi pek bilinmiyordu. Gerçi devletler
kuran milletler, kendi yaşama biçimlerini, kültürlerini,
anlayışlarını geliştiriyor, dillerini kullanıyorlardı,
bağımsızlıklarını koruyorlardı. Ancak bunları belli bir millete
bağlı olma bilinci içinde değil, belki toplumsal bîr zorunluluk
olarak yapıyorlardı. Millete benlik veren milliyetçilik değil, din
idi. Her millet mensup olduğu dinin buyruklarına ve kalıplarına
uyarak yaşıyordu.
XVII. yüzyıldan itibaren Batı'da iyice güçlenen akılcılık, aynı
zamanda milliyetçiliği doğurmuştur. Batıda, çeşitli milletlere
mensup olan düşünürler, her milletin diğerinden farklı olduğunu
görmüşler, insanları dinin değil, milliyetin ilk planda birbirine
bağlamasının akla uygun olduğunu anlamışlardır. Böylece
milliyetçilik Batı'da gelişerek siyasal hayata girdi. XVIII. yüzyıl
sonunda çıkan Fransız İhtilâl ve onu izleyen büyük inkılâpla, milli
devlet ve dolayısiyle milliyetçilik hızla bütün dünyaya yayılmaya
başladı.
Özellikle çok uluslu devletler için milliyetçilik akımı bir
felâketti. Milliyetçilik akımının çok uluslu bir devlet olan Osmanlı
İmparatorluğu için önem taşımış, imparatorluk sınırlan içinde
yaşayan ve Türk olmayan çeşitli uluslar bağımsızlık isteği ile
ayaklandılar. Osmanlı devlet adamları buna karşı bir çare aradılar:
Din ayrımını kaldırarak ülkede yaşayan herkesi "Osmanlı" ilân
ettiler. Ama bu kesin bir çözüm yolu değildi. Milliyetçilik bir
büyük akımdı ve bu hareketi böyle bir davranışla önlemek mümkün
değildi. Nitekim ülkede yaşayan uluslar birer ikişer ayaklanarak
Osmanlı yönetiminden kopuyor, kendi milli devletlerini kurarak
bağımsızlıklarını ilân ediyorlardı.
Bu durum karşısında bazı Türk düşünürleri milliyetçilik akımının
önlenemeyeceğini anlamaya başladılar. Şimdi yapılması gerekli olan,
elde kalan ve üzerlerinde Türklerin yaşadığı vatan topraklarım, yeni
milli devletlerin sataşmalarından kurtarmaktı. Hiç değilse bundan
sonra Türk, vatanına sahip çıkmalıydı. Böylece, imparatorluk
sınırlan içinde yaşayan çeşitli milletler arasında en son, Türklerin
milliyetçilik anlayışı doğmuştur. Bu da XX. yüzyıl başlarına denk
düşmektedir.
Türk milliyetçiliği doğarken, yalnız Türklerin değil, bütün
Müslümanların tek millet olması gereğini ileri sürenler de çıktı.
Ama Müslüman Osmanlı vatandaşı olan Arapların Birinci Dünya
Savaşında, Hıristiyan düşmanlarımızla iş birliği yaparak bizi
arkadan vurmaları, milletin dine dayandırılamayacağını çok açık ve
acı biçimde göstermiştir.
Atatürk, yeni Türk Devleti'ni kurduğu vakit durum bu idi. Bütün
millete Türklüğünü anlatmak, göstermek, bu çok önemli konu üzerinde
durmak gerekiyordu. Artık çok uluslu Osmanlı Devleti tarihe
karışmıştı. Anadolu'da ve Doğu Trakya'da yalnız Türkler yaşıyordu.
Atatürk, Lozan Konferansında Türkiye'de yaşayan Rumları Yunanistan'a
yollamayı başarmıştı. Engin ve büyük bir tarihe sahip olan Türkler,
artık Türkiye'de en yüksek oranda çoğunlukta idiler. Milli devlet
kurulabilirdi. Bu bölümün başında belirtildiği gibi, her millet
kendi yücelmesini, kendi yetenekleriyle sağlar. Bunun için de
katıksız bir milliyetçilik gereklidir.
Atatürk, yaşadığı sürece hep Türk milliyetçiliğini geliştirmeye
çalışmıştır. "Ne Mutlu Türküm diyene" sözü, milletimiz yaşadıkça
anlamı yücelecek çok üstün bir görüşün
simgesidir. |
|
DEVLETÇİLİK |
Ekonomik etkinliğin toplum ve devlet
hayatındaki önemi daha önce anlatılmıştı. Ekonomik hayatın temelinin
üretim olduğu da belirtilmişti.
XX. yüzyılda dünya devletleri daha mutlu yaşamak imkânlarına
kavuşmak için üretimi artırma gereğini duydular. Bunun için de
başlıca üç yöntemin uygulanmasını öngördüler. Bunları kısaca gözden
geçirelim:
Liberal Ekonomi: Bu tür ekonomilerde üretim için gerekli olan
sermaye, üretim etkinliği ve üretilen malların dağıtımı tümüyle
bireylere bırakılmıştır. Liberal ekonomi görüşüne göre, ekonomik
hayatın kendiliğinden işleyen yasaları vardır: Üretim, mallara olan
isteğe bağlıdır, istek ise, üretimin az veya çok olmasını sağlar.
Devlet bu kuralları yönlendirmeye karışmamalıdır. Devletin görevi
yurdu savunmak, eğitim İşlerini düzenlemek, adalet dağıtmak gibi
alanlarda kalmalıdır. Devlet ekonomik hayata katılırsa az önce
belirtilen denge bozulur. Gerekirse devlet, ancak büyük bunalımları
gidermek için ekonomik hayata girmeli, bunalım geçince de gene
çekilmelidir. Büyük ekonomik güce sahip olan kapitalist ülkeler,
liberal görüşü uygulayarak bugüne kadar gelmişlerdir.
Sosyalist Ekonomi: Bu tür görüşü uygulayan ülkelerde hem sermaye,
hem üretim doğrudan doğruya devletçe sağlanır. Kişilerin üretim
araçlarına sahip olmaları yasaktır. Devlet tüm sermayenin sahibidir.
Bütün ekonomik hayat, devletin öngördüğü biçimde düzenlenir.
Malların dağıtımını da devlet yapar. Bazı ülkeler temelde bu görüşü
benimsemişlerdir.
Ilımlı Ekonomik Sistemler: Dünyanın hızla değişen şartları hem
liberalizmin, hem de Sosyalizmin katıksız bir biçimde
işleyemeyeceğini göstermiştir. Bu bakımdan liberal rejimlerin
bazılarında, devlet ekonomik hayata artan ölçüde girerken, sosyalist
sistemde de yumuşamalar göze çarpmaktadır. Böylece her iki guruptan
bazı ülkeler rejimlerinin temelini bozmadan önemli sistem
değişikliklerine girmektedirler.
Devletçilik: Atatürk ilkelerinin arasında bulunan devletçilik,
bir ekonomi siyasetidir. Yukarıda anlatılan rejimlere benzemez.
Milli özelliklerimize uyan, gerekli kalkınmayı sağlayacak bir model
olan devletçiliğin hangi şartlar altında nasıl doğduğu
belirtilmişti. Bunun için burada devletçiliği kısaca
değerlendireceğiz.
Devletçilik, temel anlamıyla devletin ekonomik hayatın içine
girmesidir. Ama bu yapılırken sosyalist model benimsenemez. Elinde
sermayesi olan vatandaşlar, birkaç alan dışında, diledikleri biçimde
üretime katılabilirler. Devlet bunlara engel olmadığı gibi üstelik
gereken tedbirleri alarak işlerini kolaylaştırır, kişileri üretim ve
ticaret işine özendirir.
Ancak bilindiği gibi, hızla sanayileşme cumhuriyetin ilk
hedeflerindendi. Büyük temel sanayi kuruluşları yapmak için özel
ellerde sermaye yoktu. Bu yüzden devletçilik doğdu. Devlet pek çok
sanayi işletmesini kendisi kurdu, çalıştırdı ve geliştirdi. Bir
yandan da uyguladığı para ve kredi politikası ile özel kişileri
başıboş bırakmadı. Böylece devlet ile vatandaş, üretim işini
birlikte düzenlediler. Bu işbirliği sonucu Türkiye örnek bir ülke
durumuna gelmişti. Son araştırmalar, Türkiye'nin 1930 yılına kadar
uyguladığı devletçilik siyaseti ile en hızlı kalkınan üç ülke
arasına girdiğini göstermektedir. 1029 yılında, 100 olan Türkiye ve
dünya sanayi üretim indeksi, 1939'da Türkiye'de 196'ya erişmiştir.
Dünya ortalaması İse 119'dur. Bu gelişme tablosunda Türkiye'nin
yeri, Rusya ve Japonya'dan sonra gelmektedir. Böylece 1927'de 1000
olan milli gelirimiz, hızlı nüfus artışına rağmen, 1939'da 1625'e
yükselmiştir.
Sermayesi olmayan, dışarıdan yardım almayan, kaynakları sınırlı,
teknolojisi geri Türkiye'nin 1939 yılına kadar sağladığı bu gelişme
Atatürk'ün akılcı ve milliyetçi görüşlerinin bir eseridir. O, özel
girişimleri desteklerken, devleti de ekonomik hayata katmış, her iki
alan birbirlerini tamamlamışlardır. İkinci Dünya Savaşı'nın çıkması
üzerine bu gelişme durdu. Savaş son'ün baş ilkelerinden devletçilik,
Türkiye'yi ekonomik bakından kalkındıracaktır, yeter ki gerektiği
gibi uygulanabilsin. |
|